Bizi biz Yapan Değerler

Sevgili Bozlarlılar,
Değerli Misafirlerimiz,


“Köyümüzden, Almanya’ya ilk gelen Bozlarlı kim ve ne zaman geldi?” diye sorsam acaba kaç kişi bu soruya isabetli bir cevap verebilir?
İnsanlarımızın, kendi yaşadıkları yörenin şehrini yılda bir defa ürün hasatı sonrası alışveriş yapmak üzere veya ciddi bir rahatsızlık olduğunda doktora gitmek üzere ziyaret ettiklerini düşündüğümüzde, her şeyini bırakıp tanımadıkları, bilmedikleri ve oldukça uzak olan bir ülkeye, ailesine ve yakınlarına daha iyi bir yaşam kurmak üzere gelmiş olmaları, başlı başına büyük cesaret isteyen bir adımdır. İşte o ilk adımı atan kişi, büyük olasılıkla farkında olmadan, bir kar topunun yuvarlanarak büyümesi misali, hepimizin burada toplanmasına sebep olmuştur. Bu ilk adımın atıldığı yıl, 1964 yılıdır. Gelen ilk kişinin kim olduğunu şimdilik açık bırakayım.
1964 yılından bugüne neredeyse 60 yıl geçmiş. Bu süre 4. kuşağın burada artık meydana geldiğini, boy verdiğini gösteriyor.
Biliyorsunuz, insanlar tarafından meydana getirilen, şekil alan kültürel değerler, dinamik bir özelliğe sahiptir ve sosyal ve coğrafi çevrede karşılıklı etkileşim sonucu değişir ve dönüşürler. Kendimizi bilinçli veya bilinçsiz çoğu kez bu değerler üzerinden ifade eder, bu değerler üzerinden var ederiz. Bizi var eden, bizi biz yapan bu değerlerin en başında konuştuğumuz dil, inancımız, siyasi tavrımız, davranış kalıplarımız, bize has estetik algımız, geleneklerimiz, bunlara bağlı olarak mutfağımızda pişirdiğimiz yemek çeşitleri, giyim tarzımız vb. gelir. Burada bulunmaktan dolayı adeta içine düştüğümüz bu toplumdan bu yönlü birçok şey aldığımız gibi, bir çok şey de kendimizden verdik veya bu topluma kattık. Genel bir kuraldır: İnsan bir hedefe yöneldiğinde, bir amaç için bir mücadeleye başladığında, yenilerine yer açmak üzere sahip olduğu bazı değerlerden de ister istemez vaz geçmek zorunda kalır.
Avrupa’da bunun hepimizin yaşamını etkileyen, kökten değiştiren birçok örneğini vermek mümkündür. Buraya gelen birinci kuşak ile mevcut yaşam biçimimizi karşılaştırdığımızda nasıl bir değişim ve dönüşüm yaşandığı çok daha iyi anlaşılır. Tabii bizim bu göç serüveni öncesini kapsayan ve Kürt ve Alevi olmaktan kaynaklanan ayrı tarihsel sosyal farklı sorunlarımız ayrıca mevcuttu ve bu sorunlarımız burada da bütün şiddetiyle gündemimizi meşgul etmektedir. Ne tür değişim ve dönüşümler yaşandığına dair birkaç konu kısaca şu şekilde açıklanabilir:

Üretim ilişkileri
Bu alanda tümden bir değişiklik yaşandı. Düşünün ki Bozlar’da yaşamımızı tarım ve / veya hayvancılıkla idame ederken, burada bu işi meslek olarak yapan herhalde hiç kimse yoktur. Burada ilk kuşak büyük oranda emeğini, iş gücünü fabrikalarda, yer yer küçük tarım alanlarında pazarlayarak üretim yaşamına katılmıştır.
Bozlar’da başlıca gelir kaynağı olan bu hayvancılık ile tarım alanı, kuşaktan kuşağa aktarılan yaşamsal bir bilgi birikimine sahipti. Göç sonucu bu üretim ilişkisinde kopan bizler, aynı zamanda o güne kadar toplum olarak sahip olduğumuz bilgi birikimini, bilgi hazinesini de artık geriye gelmeyecek şekilde yitirdik.

Bu salonda 50 yaşın üzerinde olupta yaz aylarında yaylaya gitmiş olanlarınız çok iyi bilirler ki, hayvansal gıdalar, besicilik, yün vb. üretimi yanında annelerimiz, ablalarımız yün eğirir ve halı dokurlardı. Bugün burada veya köyde bulunan evlerimizde oluşturduğumuz “Şark Köşeleri”nde sırtımızı dayadığımız halı yastıkların tümü o dönemlere aittir. Bugün kaç erkek bir halı dokuma tezgahı kurabilir ve kaç kadınımız yün eğirir veya o yünleri yaylada doğal bitkilerden elde edilen boyalarla renklendirdikten sonra halı dokuyabilir?
Tarım alanında ise seksenli yılların başına kadar yapılan üretim çeşitliliğinin yerini, biliyorsunuz, dikip ve yeterince su vermek dışında bir zahmeti olmayan kavak ağaçları almış bulunuyor. O alanda da büyük bir değişim ve dönüşüm ve tabii doğal olarak bilgi kaybı yaşandı.

Kürtçe Anadili
Sevgili Bozlarlılar, konuşmamın bundan sonrasına Kürtçe devam etsem acaba bu salonda bulunan sizlerden kaçınız ilgi duyar ve konuşulanı anlar? Gerçi kendim de anadilim Kürtçeyi uzun yıllardan beri akıcı şekilde konuşamıyorum, ama mevcut durumumuza ışık tutmak için dil alanında yaşadığımız değişimi ve dönüşümü kısaca açıklamama lütfen izin verin. İnsanın konuştuğu dil ile kimliği ve kültürü arasında bir sayfanın iki yüzü gibi sıkı bir ilişki vardır. Asıl en büyük erezyonu aslında bu alanda yaşadık ve yaşıyoruz. Tabii bunun, yukarıda da belirttiğim üzere, Avrupa serüveni öncesine ait nedenleri de mevcuttu. Kaçımız evde çocuklarımızla anadilimiz Kürtçeyi konuşuyoruz? Bu oran sıfıra yakındır. Belki en fazla bir türkü, bir şarkı ezberletmişliğimiz ve rakamları 10’a kadar öğretmişliğimiz vardır ve daha fazlası maalesef yoktur. Burada mevcut bu durumun nedenlerine girmeyeceğim. Sadece bir durum tespiti yapmak amacındayım.
“Aile ortamınızda en çok konuşulan dil veya diller hangileridir?” diye sorulacak olsa, buna cevabınız nasıl olurdu? Aynı soruyu ben de kendime sordum ve cevabını sizlere açıklayayım. Ailelerin kan bağı üzerinden geriye doğru meydana getirdikleri soy ağacı yöntemini, ailenin geçmişten günümüze konuştukları dil veya diller üzerinden oluşturmaya çalışalım, bakalım nasıl bir manzara meydana gelecek. Ninelerim ve dedelerim sadece Kürtçe bilir, her türlü meramını Kürtçe üzerinden ifade ederlerdi. Dedelerimin askerde öğrendikleri birazcık Türkçeyi saymazsak, başka da bildikleri bir dil yoktu. Annem ve babam da Kürtçe ile büyüdüler ve bunun paralelinde Türkçe de öğrendiler ve gerektiği bazı durumlarda Türkçe de kendilerini ifade ettiler. Gerek annemiz gerek babamız Almanya’ya geldikten sonra Kürtçeden kopup Türkçeye yöneldiler, çünkü sosyal ilişkilerini o zaman itibarıyla ancak Türkçe üzerinden şekillendirmeleri mümkündü. Tabii bu arada günlük yaşamlarında Almanca da yavaş yavaş yer edinmekle birlikte, bu dili sürekli kullanmaları mümkün olmadı. Almanya’da Kürtçenin yerini büyük oranda Türkçe aldı.
Eşim ve ben aile ortamında birbirimizle daha çok Türkçe konuşuruz. Yani öncelikli iletişim dilimiz Türkçe. Çocuklarımız gerek kendi aralarında gerek bizimle daha çok Almanca konuşurlar. Ayrıca ben kendim de yer yer çocuklarla Almanca konuşurum. Burada dikkatimizi özellikle ne çekmektedir? Burada dikkatimizi çeken olgu, anadilimiz Kürtçenin artık aile ortamından nerdeyse tamamen uzaklaşmış olmasıdır. Ben bizzat yaşıtlarımla bir araya geldiğimde anadilimi bir ölçüde zorlansam da zevkle konuşuyorum. Ama tabii anadilimi çocuğuma öğretemiyorum, yani bizler bizim kimliğimizin esas öğesi olan dilimizi bir sonraki kuşağa aktaramıyoruz. Kendimden yola çıkarak anlatmaya çalıştığım bu durum, aslında hepimizde ortaktır.
Bu durumun içerdiği esas sonuç nedir? Yukarıda da belirttiğim üzere bir şeyler elde etmeye çalışırken, bazı şeylerden de feragat etmek mecburiyeti doğar. Bu değişim ve dönüşümün kişiliğimiz üzerindeki etkisi olumlu veya olumsuz, iyi veya kötü, kaçınılmazdır. Bunun getirisini ve götürüsünü herkes kendi yaşamına uygulayarak bir değerlendirme yapabilir.
Gelelim üçüncü ve son konuya:

Yaşam öğretimiz ve inancımız: Alevilik

Her ne kadar, devlet baskısı, mahalle baskısı ve köyden şehire göç gibi bilinen tarihsel nedenlerden dolayı Kızılbaşlık inancımız ve yaşam biçimimizde büyük kopukluluklar meydana geldiyse de belki de memleketten Avrupa’ya gelmemize rağmen orijini halen bozulmayan tek değerimiz bu olmuştur. Aleviliği gerek bir yaşam biçimi olarak alın gerekse de bir inanç olarak değerlendirin. Her ikisi de birbirinin içine geçmiş bir bütündür ve buna aynı zamanda Yol diyoruz. Türkiye’deki Sünni Müslümanlık dışındaki inançlar üzerindeki mevcut baskıdan dolayı özellikle Alevilik değerlerinde sapma, takkiye geleneğinin yeni bir türevi oluşmuş durumda. Bu konuda özellikle Hakk’a Yürüme Erkanı esnasında yapılan uygulamalar dikkati çekmektedir. Pir/Dede veya Ana’nın olmadığı yerlerde hemen gidilip bir cami hocasının çağrılmasına hiç kimse itiraz etmemektedir. Bu esnada Fatiha okunması da bir başka çarpık durumu beraberinde getiriyor. Bizler Avrupa’da bu konuda daha şanslı sayılırız. Her ne kadar her yıl bu dönemlerde evlerimizin bir köşesini artık Hristiyan dininin bir sembolü haline dönüşmüş Noel ağacını kutsamaktan geri durmuyorsak da Alevilik/Kızılbaşlık inancı Almanya’da artık kanunlar önünde tanınan bir inanç olarak gereken ilgiyi görmektedir. Tabii inancımızın, yaşam biçimimizin yeniden canlandırılması deyim yerindeyse reanime edilmesi önümüzde duran bir görevdir.

Bazılarına kısaca değindiğim bu konulara ve bir araya gelmemizi sağlayan daha birçok başka ortak değerlerimize yeniden hangi ortamda ve ne şekilde yeni bir format kazandırabiliriz, onları yeni şartlara ve ihtiyaçlara göre yeniden nasıl bir süzgeçten geçirebiliriz? Bunu başarmamız için hiç kuşkusuz doğru temeller üzerinde kurulacak bir örgütlenme şart. Burada bulunmamız ne kadar gerçekse, asgari düzeyde halen varlığını koruyan ortak değerleri yeniden sahiplenmek, gerektiğinde onlara yeni bir dinamizm kazandırmak da bir o kadar görevdir, zorunluluktur.
Bu konuda bazı arkadaşlarımız maddi manevi büyük bir fedakarlık göstererek Bozlar Dayanışma Derneği’ni kurmuşlardır. Bu dernek tüzüğü itibarıyla çalışmalarının büyük bir bölümünü Avrupa’da yaşayan köylülerimizin ortak ihtiyaçlarına göre organize edecektir. Öncelikli hedef, Avrupalı Bozlarlıların kendilerini ifade edecekleri ortak bir platform oluşturmaktır.

Buraya 1964 yılında ilk Bozlarlı olarak adımını atan kişi, daha ayağının tozuyla girdiği fabrikada hemen sendikaya üye oluyor, ardından işçi temsilciliği ve daha başka üst örgütlenmelerde yerini alıyor. Muhtemelen birçoğunuzun da bildiği üzere, bu köylümüzün adı Ali Şenpınar’dır. 2007 yılında aramızdan ayrılmasından dolayı kendisini burada ayrıca yad ediyoruz. Onun bir kişi düzeyinde gösterdiği büyük cesaret ve attığı ilk anlamlı adımı artık biz Bozlarlılar daha geniş bir çerçevede ve daha üst boyutlara taşımak üzere kolları sıvamış bulunuyoruz.
Bu yolda Xizir hepimizin yardımcısı olsun!

Hepimize iyi ve neşeli bir yılbaşı kutlaması ve eğlencesi diliyorum.

Hüseyin Boyrazlı

31.12.2019

Schreibe einen Kommentar

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert.